Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2025/2183 Esas, 2025/6791 Karar Sayılı Kararına Göre Velayet ve Vesayet Çatışması
Giriş: Hukuki Düzlemde Çocuğun Korunması ve Temsili
Toplumun en temel yapı taşı olan ailenin hukuki, sosyolojik ve ekonomik düzlemde korunması, evrensel hukukun ve ulusal mevzuatımızın en asli prensiplerinden biridir. Evlilik birliğinin tarafların iradesiyle veya yasal sebeplerle boşanma kararı neticesinde sona ermesi durumunda, müşterek çocukların psikolojik, fiziksel, ahlaki ve ekonomik gelişimlerinin herhangi bir kesintiye uğramadan devam edebilmesi için hukuk düzeninin devreye girmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Türk hukuk sisteminde ergin olmayan küçüğün (çocuğun) korunması, sağlıklı bir birey olarak yetiştirilmesi ve hukuki işlemlerde temsili temel olarak birbirini tamamlayan ancak usulen farklı işleyen iki ayrı kuruma bağlanmıştır:
Velayet ve Vesayet
Velayet, doğası gereği sadece anne ve babaya tanınan, ergin olmayan çocukların kişi varlığına, malvarlığına ve hukuki temsiline ilişkin hak ve yükümlülüklerin organik bir bütününü ifade eder. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 335 uyarınca ergin olmayan her çocuk, kural olarak ana ve babasının velayeti altındadır. Evlilik birliği hukuken devam ettiği sürece bu hak anne ve baba tarafından dayanışma içerisinde, ortaklaşa kullanılır; ancak evlilik birliğinin boşanma ile ortadan kalkması halinde mahkeme hâkimi, “çocuğun üstün yararı” ilkesini en temel odak noktası yaparak velayet hakkını eşlerden yalnızca birine tevdi eder.
Ne var ki uygulamada, adli mercileri en çok meşgul eden, ebeveynleri paniğe sevk eden ve son derece ciddi usuli mağduriyetlere yol açan uyuşmazlıklardan biri; boşanma neticesinde velayet hakkı kendisine verilmiş olan ebeveynin beklenmedik bir şekilde vefat etmesi durumunda hukuki sürecin nasıl işleyeceğidir. Toplumdaki yaygın ve kemikleşmiş hatalı kanının aksine, velayet sahibi ebeveynin ölümü halinde velayet hakkı doğrudan, kendiliğinden ve otomatik olarak sağ kalan eşe (diğer ebeveyne) intikal etmemektedir. Bu durum, çocuğun geçici bir süre “yasal temsilcisiz” kalmasına neden olmakta, adeta hukuki bir araf yaratarak hem Aile Mahkemelerinde görülen “velayet” davaları ile hem de Sulh Hukuk Mahkemelerinde re’sen yürütülen “vesayet” davaları arasında derin bir usuli çatışma, adeta bir yargı yolu öncelik krizi yaratmaktadır.
Vesayet kurumu ise, velayet altında bulunmayan küçüklerin veya kanuni şartları taşıyan kısıtlanmış erginlerin devletin sıkı denetimi altında (Sulh Hukuk Mahkemesinin vesayet makamı sıfatıyla) korunmasını, temsil edilmesini ve malvarlığının yönetilmesini sağlayan istisnai bir kurumdur. TMK m. 404 bu konuda son derece emredici bir hüküm barındırır: “Velayet altında bulunmayan her küçük vesayet altına alınır”. Bu kesin hüküm gereğince, velayet sahibi annenin veya babanın vefat etmesiyle çocuk hukuken velayetsiz kaldığı saniye, vesayet makamının müdahalesi kanuni bir zorunluluk halini almaktadır.
Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, hukuki belirlilik ilkesini tesis etmek ve mahkemeler arasındaki usul kaosunu sonlandırmak amacıyla verdiği 01.07.2025 tarihli, 2025/2183 Esas ve 2025/6791 Karar sayılı emsal içtihadı ile Bölge Adliye Mahkemeleri arasındaki uyuşmazlığı kesin olarak gidermiştir.
Bu yazı; velayet sahibinin ölümü halinde izlenmesi gereken yasal ve stratejik adımları, ilgili TMK hükümlerinin tarihsel ve doktriner altyapısını, Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m. 165 kapsamındaki “bekletici mesele” müessesesini, çocuk hakları bağlamında temsil kayyımı tartışmalarını ve Yargıtay’ın güncel içtihadının uygulamadaki yansımalarını incelemeyi ve ilgililere bir yol haritası sunmayı amaçlamaktadır.
Velayet Kurumunun Doğası, Kapsamı ve Kanuni Sınırları
Velayet, bir hak olmasının ötesinde, içinde ağır yükümlülükler barındıran ve kamu düzeniyle doğrudan bağlantılı olan bir müessesedir. Anne ve baba, evlilik birliği içerisinde çocuğun bakımı, beslenmesi, eğitimi, ahlaki ve zihinsel gelişimi konusunda gerekli kararları alırken kendi keyfi isteklerinden ziyade her koşulda çocuğun yüksek menfaatini göz önüne almakla mükelleftir.
Velayet Hakkının Kapsamı ve Ebeveynin Yükümlülükleri
TMK hükümleri ve yerleşik içtihatlar ışığında velayet hakkının kapsamı şu temel unsurları içerir:
- Kişi Varlığı Üzerindeki Haklar(TMK m.339, 340, 341): Bu kapsama çocuğun akli, bedensel ve fikri gelişiminin sağlanması ve korunması için gerekli bakım, gözetim ve eğitim yetki ve ödevleri girmektedir. Çocuğun isminin konulması, nerede yaşayacağının belirlenmesi, dini ve ahlaki eğitiminin yönlendirilmesi, tıbbi müdahalelere rıza gösterilmesi. Anne ve babanın rızası olmadıkça çocuk evi terk edemez.
- Malvarlığı Üzerindeki Haklar (TMK m. 352-363): Çocuğa ait malların yönetilmesi, korunması ve çocuğun ihtiyaçları doğrultusunda sarf edilmesine ilişkindir.
- Yasal Temsil Yetkisi (TMK m.342): Çocuğun üçüncü kişilere, idari makamlara ve mahkemelere karşı hukuken temsil edilmesi, onun adına sözleşmeler yapılması.
Bunun karşılığında TMK, çocuğa da anne ve babasının sözünü dinleme yükümlülüğü getirmiştir. Ancak ebeveynler bu yetkilerini kullanırken, mümkün oldukça çocuğun kendi hayatını düzenleme olanağı tanımalı ve özellikle önemli konularda çocuğun düşüncesini de dikkate almalıdır. Çocuğun bedensel veya zihinsel engelli olması halinde dahi ebeveyn, çocuğun yetenek ve eğilimlerine uygun düşecek ölçüde bakım ve eğitim yükümlülüğünü yerine getirmek zorundadır.
Evlilik birliği sona ermemiş ancak haklı sebeplerle ortak hayata son verilmiş veya mahkemece ayrılık hali gerçekleşmişse, kural olarak eşler velayeti yine birlikte kullanmaya devam ederler; ancak hâkim gerek görürse velayeti eşlerden birine de tevdi edebilir (TMK 336/2). Boşanma davasının kesinleşmesiyle birlikte ise velayet artık tek bir ebeveynin uhdesinde toplanır. Diğer ebeveynin çocukla bağı, mahkemenin kuracağı “kişisel ilişki” tesisine ve çocuğun bakımına mali yönden katılmasını ifade eden “iştirak nafakası” yükümlülüğüne indirgenir.
Velayet Sahibi Ebeveynin Vefatı Sonrası Hukuki Boşluk ve TMK Madde 337/2
Normal şartlar altında, evlilik birliği devam ederken eşlerden birinin hastalıktan, kazadan veya herhangi bir sebeple ölümü halinde velayet hakkının sağ kalan eşe geçeceği kuralı tartışmasızdır (TMK m. 336/3). Hukuk, evli eşlerin çocuğun bakımında ortak bir iradeye sahip olduğunu karine olarak kabul eder.
Ancak eşler boşanmış ve çetin yargılamalar sonucunda velayet hakkı mahkeme kararıyla eşlerden birine (örneğin anneye) bırakılmışsa, bu ebeveynin ani ölümü ciddi bir boşluk yaratır. Çocuğun yasal temsili, eğitim hayatı, sağlık işlemleri ve malvarlığına ilişkin tasarrufların yapılabilmesi bir anda fiilen ve hukuken imkansız hale gelir. Çocuğun yeni bir okula kaydının yapılması, hastanede acil veya rutin bir tıbbi müdahaleye onay verilmesi, vefat eden ebeveynden kalan mirasın intikal işlemleri gibi en temel bürokratik işlemler dahi kilitlenir.
Böyle bir durumda, boşanma kararıyla velayet kendisine verilen tarafın ölümü halinde velayet sağ kalan ebeveyne kendiliğinden (otomatik olarak) geçmez. Bu kuralın yasal temeli Türk Medeni Kanunu’nun 337. maddesinin 2. fıkrasına dayanmaktadır.
TMK Madde 337/2: “Ana küçük, kısıtlı veya ölmüş ya da velâyet kendisinden alınmışsa hâkim, çocuğun menfaatine göre, vasi atar veya velâyeti babaya (sağ kalan eşe) verir.”
(Not: Kanun metni kaleme alınırken evlilik dışı doğan çocuklarda velayetin anneye ait olduğu kuralından yola çıkılarak “Ana… ölmüşse” lafzı kullanılmış olsa da, Yargıtay uygulaması ve doktrin bu maddeyi geniş yorumlayarak, boşanma sonucu velayet babaya verilmiş ve baba ölmüşse aynı usulün anne için de geçerli olacağını tereddütsüz kabul etmektedir.)
Kanun koyucunun burada otomatik bir hak intikali öngörmemesinin çok temel bir sosyolojik, psikolojik ve hukuki nedeni vardır: Çocuğun Üstün Yararının Korunması.
Boşanma davası sürecinde sağ kalan eşin (örneğin babanın) velayet hakkını almasına o dönemde engel teşkil etmiş çok ciddi gerekçeler bulunuyor olabilir. Baba şiddet eğilimi göstermiş, çocuğa veya eşine karşı suç işlemiş, ağır ihmalde bulunmuş, istismar şüphesi taşımış, haysiyetsiz bir hayat sürmeyi alışkanlık haline getirmiş veya ağır madde bağımlısı olabilir. Veyahut boşanma sonrasında baba tamamen farklı bir ülkeye yerleşmiş, çocukla hiçbir kişisel ilişki kurmamış ve çocuğun varlığını fiilen unutmuş olabilir.
Eğer kanun, velayetin doğrudan sağ kalan eşe geçmesini emretseydi, vefat eden annesiyle huzurlu bir hayat süren çocuk, bir gecede daha önce kendisine şiddet uygulamış veya yüzünü dahi hatırlamadığı bir ebeveynin yasal ve fiili tahakkümü altına girecekti. Bu durum, çocuğun onarılmaz psikolojik yaralar almasına ve gelişiminin tamamen çökmesine yol açabilirdi. Bu nedenle kanun koyucu, velayetin otomatik olarak sağ kalan eşe geçmesini kesin bir dille engelleyerek, hâkimin güncel durumu “çocuğun yüksek menfaati” filtresinden geçirmesini ve gerekirse çocuğu korumak adına akrabalardan birini vasi atamasını emretmektedir.
Bu kuralın hukuki adalete uygun olup olmadığı, Türk doktrininde tartışılmış ve nihayetinde itiraz yoluyla Anayasa Mahkemesi (AYM) önüne taşınmıştır. İddia makamı, TMK 337. maddenin Anayasa’nın 10. maddesindeki “kanun önünde eşitlik” ilkesine ve 41. maddesindeki “ailenin korunması” ilkesine açıkça aykırı olduğunu ileri sürmüştür. İtirazın temel mantığı şuydu: “Evliyken eşlerden biri ölünce velayet diğerine doğrudan geçiyor da, neden boşanınca doğrudan geçmiyor? Bu durum boşanmış ebeveynler aleyhine anayasaya aykırı bir eşitsizlik yaratmaktadır.”
Ancak Anayasa Mahkemesi, bu itirazı reddetmiş ve evlilik birliğinin devamı ile evliliğin sona ermesi hallerinde velayet hakkının kullanılması konusunda farklı düzenlemeler öngörülmesinin eşitlik ilkesine aykırı olmadığına hükmetmiştir. AYM gerekçesinde, veli sıfatını taşıyanların boşanma öncesi ve sonrası aynı hukuksal konumda bulunmadıkları, aralarında haklı nedene dayanan sosyolojik bir ayrımın söz konusu olduğu, dolayısıyla yapılan düzenlemenin eşitlik ilkesini zedelemediği vurgulanmıştır (RG. 27.03.2010; S: 27534).
Türk hukukunun şekillenmesinde doğrudan kaynak teşkil eden İsviçre Medeni Kanunu’nda (ZGB) da birebir benzer bir yaklaşım mevcuttur. ZGB Art. 298/2 (ve Fransızca metin CCS Art. 298), annenin reşit olmaması, kısıtlanması veya ölmesi durumunda vesayet makamının (“Vormundschaftbehörde” / “l’autorité tutélaire”) çocuğun iyiliğine göre velayeti babaya devredeceğini veya çocuğa bir vasi atayacağını düzenlemektedir.
İsviçre Medeni Kanunu’nun ilgili 298. maddesinin ikinci fıkrası, 19.12.2008 tarihli Federal Kanun ile 01.01.2013 itibariyle birtakım revizyonlara uğramış ve evlilik dışı çocukların durumuyla ilgili hükme üçüncü bir fıkra eklenmiştir. Ancak temel felsefe olan “otomatik devrin reddi ve makam incelemesi zorunluluğu” kuralı hem İsviçre’de hem de Türkiye’de dimdik ayakta kalmıştır. Her iki hukuk sisteminde de temel odak noktası, biyolojik ebeveynin mutlak hakkı değil, “çocuğun korunması ve üstün menfaatidir”.
Vesayet Kurumunun Devreye Girmesi ve Sulh Hukuk Mahkemesinin Rolü
Velayet hakkı sahibinin ölümüyle birlikte hukuk sahnesine TMK m. 404 uyarınca “velayet altında bulunmayan” bir küçük profili çıkar. Bu durum, kamu düzenini derinden ilgilendirdiğinden, idari makamların ve yetkililerin bildirim yükümlülüğü son derece katı kurallara bağlanmıştır.
Nüfus müdürlükleri ebeveynin ölüm kaydını MERNİS sistemine girdiklerinde, hastaneler ölümü raporladıklarında veya kolluk kuvvetleri adli bir vaka sonucu ölümü tespit ettiklerinde, durumu gecikmeksizin çocuğun yerleşim yerindeki (ikametgahındaki) Sulh Hukuk Mahkemesine bildirmek zorundadırlar. Kanun, görevlerini yaparken vesayeti gerektiren bir hali öğrenen her memura bu yükümlülüğü amir kılmıştır.
Vasi Tayini Sürecinin İşleyişi
Vesayet davaları kural olarak HMK kapsamında “çekişmesiz yargı” işlerindendir. Çocuğa vasi atanması süreci, kamu yararını barındırdığından vasi tayini mahkeme harç ve masraflarından muaf tutulmuştur. İşin kamu düzenine ilişkin niteliği gereği gerek mahkeme harçları gerekse zorunlu hallerde alınacak sağlık kurulu rapor ücreti gibi masraflar devlet tarafından karşılanmaktadır.
Sulh Hukuk Mahkemesi hâkimi (Vesayet Makamı), kendisine yapılan ihbar üzerine re’sen (kendiliğinden) harekete geçer. Hakim, çocuğa vasi atanması sürecinde TMK m. 414 uyarınca kural olarak önceliği, haklı sebepler engel olmadıkça, eşe veya kan hısımlarına verir. Bu süreçte çocuğun acil temsili ve bakım ihtiyacı gündemde olduğundan, mahkeme hızlı bir tahkikat ile çocuğun fiilen yanında kaldığı teyzesi, dayısı, amcası, yetişkin kardeşi veya büyük ebeveynlerinden (anneanne/dede) birini vasi olarak atayabilir.
Vasi, atanmasıyla birlikte çocuğun tüm hukuki işlemlerini yapmaya yetkili hale gelir ancak velayetten farklı olarak, önemli işlemlerde (gayrimenkul satışı, banka hesabı işlemleri vs.) Sulh Hukuk Mahkemesinin iznini almak zorundadır (TMK m. 462). Ancak bu hızlı ve korumacı vesayet işlemi, sağ kalan ebeveynin (babasının veya annesinin) çocuğunu geri almak isteyerek Aile Mahkemesinde “Velayetin Tevdii / Değiştirilmesi” davası açmasıyla son derece karmaşık ve yıpratıcı bir hukuki ihtilafa dönüşmektedir.
Bu iki davanın (Sulh Hukuk Mahkemesinde Vesayet, Aile Mahkemesinde Velayet) aynı anda veya birbirine çok yakın zamanlarda yürümesi, Türk hukuk usulünde 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 165. maddesinde düzenlenen “Bekletici Sorun” (eski tabirle Bekletici Mesele) kurumunu zorunlu olarak gündeme getirir.
Bekletici Sorun (Mesele) – HMK Madde 165
Bekletici sorun kurumu, adaletin tutarlı işlemesi adına usul hukuku için vazgeçilmezdir. HMK madde 165/1 hükmü şu şekildedir:
“Bir davada hüküm verilebilmesi, başka bir mahkemeye, idari makama veya diğer bir mercie görev olarak verilmiş olan bir hukuki durumun tespitine bağlı ise, mahkemece o davanın sonuçlanmasına kadar yargılama bekletilebilir.”
HMK m. 165/2 ise, taraflara bu diğer davayı açmaları için uygun bir süre verileceğini, dava açılmazsa mevcut durum üzerinden karar verileceğini düzenler.
Bekletici sorun kararı, mahkemelerce birbiriyle çelişen, zıt hükümlerin verilmesini engellemek ve aynı hukuki olgunun iki farklı dosyada mükerrer olarak incelenmesinin önüne geçmek usul ekonomisi adına yaratılmıştır. Tahkikat aşamasının daha ileride olduğu veya hukuki temelin atıldığı davanın bekletici sorun yapılması, usul ekonomisine en uygun düşen yöntemdir.
Aile Mahkemesindeki velayet davası mı Sulh Hukuk Mahkemesindeki vesayet davasını beklemelidir, yoksa vesayet davası mı velayet davasını beklemelidir? Hangi mahkeme diğerine öncelik tanıyacaktır?
Bölge Adliye Mahkemeleri (BAM) Arasındaki İhtilaf ve Görüş Ayrılıkları
Bu görüşü savunan daireler ve mahkemeler, çocuğun acil yasal temsilciye ihtiyacı olduğunu vurgulamıştır. Vesayet davası (vasi atanması) çekişmesiz yargı işi olduğundan çok daha hızlı sonuçlanır. Eğer Aile Mahkemesi doğrudan velayet kararı vermeye kalkarsa ve o esnada Sulh Hukuk Mahkemesi de bir vasi atamışsa, çocuk üzerinde iki ayrı yasal temsilci (hem baba hem teyze) çatışacaktır. Bu nedenle Aile Mahkemesi, velayet kararı verebilmek için önce Sulh Hukuk Mahkemesinin vesayeti kurmasını ve babanın o vesayetin kaldırılması için açtığı davanın sonucunu beklemelidir.
Bu görüşü savunan daireler ise TMK m. 404 hükmünü lafzi ve gai (amaçsal) olarak yorumlamıştır. Kanun açıkça yalnızca “velayet altında bulunmayan” küçüklerin vesayet altına alınacağını söyler. Sağ kalan bir ebeveyn hayattaysa, velayet talebi varsa ve bunu Aile Mahkemesinde dava konusu yapmışsa, hukuk düzeninde asıl olan ve anayasal güvence altında olan husus, ailenin (ebeveynin) çocuğunu yetiştirme hakkıdır. Vesayet kurumu ise devletin araya girdiği istisnai ve ikame edici bir kurumdur. Bu nedenle Sulh Hukuk Mahkemesi, vasi atama veya mevcut vesayeti kaldırma kararını vermek için, asıl hak sahibi olan ebeveynin açtığı Aile Mahkemesindeki velayet davasının sonucunu beklemelidir.
Yargıtay İçtihadı: 2025/2183 Esas, 2025/6791 Karar
Bölge Adliye Mahkemeleri arasındaki bu keskin uyuşmazlığın, adalet sisteminde çifte standartlara yol açması üzerine konu “uyuşmazlığın giderilmesi” yoluyla Yargıtay önüne taşınmıştır. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 01.07.2025 tarihinde oybirliğiyle kesin olarak verdiği kararla bu tartışmayı gidermiştir.
Kararın Özeti ve Hüküm Fıkrası:
Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, hukukun temel prensiplerini ve çocuğun yüksek menfaatini sentezleyerek şu hükme varmıştır: “Çocuğa vasi atanması davasının veya var olan vesayetin kaldırılması talebinin, Aile Mahkemesinde görülmekte olan velayetin değiştirilmesi/tevdii davasını bekletici sorun yapması zorunludur”.
Yani, bekleyecek olan ve dosyayı durduracak olan mahkeme Sulh Hukuk Mahkemesi’dir; bekletici mesele yapılacak ve sonucuna göre hareket edilecek asıl dava ise Aile Mahkemesi’ndeki velayet davasıdır.
Yüksek Mahkeme’nin uygulamaya net bir yön veren bu kararı, hem usul hukuku hem de insan hakları bakımından son derece isabetlidir. Kararın gerekçesi üç ana sütun üzerinde yükselmektedir:
Vesayet kurumu, kanun koyucu tarafından hiçbir zaman velayetin alternatifi olarak değil, yalnızca “velayetin ikamesi (yedek kurumu)” olarak kurgulanmıştır. Sağlıklı bir toplum inşasında devletin (hukukun) birinci tercihi çocuğun kendi biyolojik ebeveynleri tarafından, onların gözetimi ve sevgisi altında yetiştirilmesidir. Ebeveyn hayatta olduğu ve velayet görevini layıkıyla ifa edebilecek liyakate sahip olduğu sürece devletin araya girip çocuğu vesayet altına alması (veya akrabalara vasi statüsü vermesi) ölçülülük ilkesine ve ailenin korunması prensibine aykırıdır. Nitekim Yargıtay içtihatlarında (örneğin Yargıtay kararlarında açıkça belirtildiği üzere), velayet hakkının “evlat edinme hali hariç olmak üzere anne ve baba dışında hiçbir üçüncü kişiye tevdi olunamayacağı” gerçeği tartışmasızdır. Asıl olan velayet ise, yargısal öncelik de velayeti inceleyen Aile Mahkemesine ait olmalıdır.
Kararın en can alıcı noktası pratik mağduriyetleri önlemesidir. Eğer Aile Mahkemesi, velayet kararı verebilmek için Sulh Hukuk Mahkemesinin “vesayeti kaldırmasını” bekleseydi, çok büyük bir tehlike doğacaktı. Sulh Hukuk Mahkemesi vesayeti kaldırdığı an, çocuk yasal temsilden tamamen mahrum kalacaktır. Bu mahrumiyet anında, Aile Mahkemesindeki yargılamanın hemen o gün bitip velayetin babaya verilmesinin hiçbir garantisi yoktur; Aile Mahkemesindeki dava aylar sürebilir.
Daha da vahimi, Aile Mahkemesi uzun yargılama sonucunda babanın durumunu uygun görmeyip velayet talebini reddederse ne olacaktır? Çocuk hem velayetsiz hem de vasisiz kalacak ve süreç sıfırdan başlayarak Sulh Hukuk Mahkemesinde yeniden vasi atanması gerekecekti. Yargıtay, çocuğun yargılama süresince hiçbir aşamada yasal temsilcisiz bırakılamayacağı ilkesine dayanarak bu absürt usuli döngüyü kırmıştır.
Yargıtay’ın çizdiği yolda, Sulh Hukuk Mahkemesinin Aile Mahkemesini beklemesi, çocuğun o süreçte mevcut vasi (örneğin geçici vasi olarak atanan teyze) vasıtasıyla gündelik hayatta (okul, hastane) korunmaya devam etmesini sağlar. Aile Mahkemesi eğer davanın sonunda velayeti babaya verirse, bu velayet kararı kesinleştiğinde Sulh Hukuk Mahkemesindeki “vesayet” dosyası zaten otomatik olarak “konusuz kalacak” ve vesayeti kendiliğinden sona erdirecektir. Şayet Aile Mahkemesi babaya velayeti vermezse, Sulh Hukuk Mahkemesi beklettiği dosyayı açacak ve vesayet sürecini (vasi atamasını) devam ettirerek çocuğu güvence altına alacaktır.
Davada Çocuğun Temsili: Temsil Kayyımı (TMK 426) Atanması Zorunlu mu?
Velayetin tevdii davalarının usuli boyutunda, mahkemeleri ve avukatları en çok zorlayan teknik konulardan biri de davada “çocuğu kimin temsil edeceği” sorunudur.
TMK m. 426/2’ye göre, bir işte yasal temsilcinin menfaati ile küçüğün veya kısıtlının menfaati çatışıyorsa (veya çatışma ihtimali dahi varsa), vesayet makamı tarafından ilgili kişiye o işlemle sınırlı olmak üzere bir “temsil kayyımı” atanması zorunludur. Ayrıca Türkiye’nin de taraf olduğu Çocuk Haklarının Kullanılmasına Dair Avrupa Sözleşmesi’nin 4. maddesi, çocuğun haklarının gözetilmesi ve spesifik bir çıkar çatışması durumunda sürece bağımsız bir temsilcinin atanmasını öngörür.
Ölüm halindeki velayet davalarında, davayı açan taraf sağ kalan ebeveyndir. Çocuk ise davanın doğrudan “konusudur”. Bu davalarda çocukla davacı baba (veya anne) arasında doğal bir menfaat çatışması olup olmadığı doktrinde ve içtihatlarda uzun yıllar tartışılmıştır.
Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin önceki yıllara ait kararlarında (örneğin 2016/13959 E., 2016/15392 K. sayılı ilamı), velayet sahibi annenin ölümü halinde çocuğun yasal temsilden tamamen yoksun kaldığı belirtilerek, babanın açtığı velayetin tevdii davasında çocuğun haklarını korumak için TMK m. 426 gereği çocuğa mutlaka ve istisnasız bir “temsil kayyımı” atanması, atanan kayyımın davaya dahil edilmesi, kayyımın göstereceği delillerin toplanıp değerlendirilmesi gerektiği yönünde bozma kararları verilmekteydi. Doktrindeki katı görüşlere göre, sağ kalan eş her ne kadar çocuğun menfaatine hareket ettiğini iddia etse de (kendi evladını yanına almak istese de), herhangi bir sebeple çocuk aleyhine hareket ederek onun zararına bir durum yaratma ihtimali her zaman mevcuttu. Bu sebeple yasal temsilcinin (babanın) kişisel niyetleri iyi bile olsa, hukuken “çatışma olasılığı” kayyım atanması için yeterli görülmekteydi.
Yargıtay HGK’nın 2017/2-2069 Esas, 2018/1179 Karar sayılı ve benzer 2018/1133 Karar sayılı ilamlarında, kural olarak velayetin değiştirilmesi/tevdii davalarında sırf davanın doğası gereği otomatik ve zorunlu bir temsil kayyımı atanmasına gerek olmadığına kanaat getirilmiştir.
Neden Gerek Yoktur? Çünkü bu davalarda “çocuğun üstün yararı” mahkemenin araştıracağı tali bir konu değil, davanın bizatihi kendisidir ve yargılama makamı olan mahkeme hâkimi, Aile Hukukuna hakim olan “re’sen (kendiliğinden) araştırma ilkesi” gereği çocuğun menfaatini en üst düzeyde korumakla zaten yükümlüdür. Hakim, devletin gücünü kullanarak psikologları, pedagogları ve sosyal çalışmacıları devreye sokarak çocuğu bizzat temsil etmektedir.
İstisna: Belirgin ve İspatlanmış Çıkar Çatışması Halleri
Bununla birlikte, HGK aynı kararlarında çok kritik bir istisna koymuştur: Somut olayda belirgin ve ispatlanmış bir menfaat çatışması varsa, o halde çocuğa bir temsil kayyımı atanması yasal bir şarttır.
Örneğin, Yargıtay’ın incelediği bir dosyada; velayeti elinde bulunduran annenin erkek arkadaşıyla yaşadığı ve bu kişinin müşterek çocuğa cinsel istismarda bulunduğu iddia edilmiş, idrak çağındaki çocuk uzman görüşmelerinde açıkça “Annemde kalmak istemiyorum, ben babamı istiyorum” beyanında bulunmuş, ancak babanın yaşam koşulları da davanın seyri içinde şüpheli bulunmuştur. İşte böylesine ağır travmatik iddiaların ve anne ile çocuk arasında somut menfaat çatışmasının olduğu dosyada, yargılamanın bağımsız bir gözle sürdürülebilmesi adına küçüğe bir temsil kayyımı atanmasına karar verilmiştir. Ayrıca, ebeveynin davayı açış amacının çocuğu korumak değil, çocuğa intikal edecek olan yüklü bir mirası (vefat eden diğer ebeveynden kalan) yönetme arzusu olduğu şüphesi doğarsa, yine mahkemece kayyım atanması gündeme gelecektir.
Özetle, velayet sahibinin ölümü halinde sağ kalan ebeveynin açtığı velayetin tevdii davasında, spesifik ve somut bir çıkar çatışması dosyaya yansımadıkça, mahkeme doğrudan vesayet makamından çocuğa kayyım atanmasını istemek zorunda değildir.
Velayetin Tevdii Yargılamasında Delil, İspat, Sosyal İnceleme Raporu ve Nafaka Boyutu
Sağ kalan baba (veya anne), çocuğun velayetini tekrar kendi uhdesine alabilmek için Aile Mahkemesinde açtığı davada neleri ispat etmekle yükümlüdür? Velayet düzenlemeleri, TMK m. 183 ve 335 kapsamında “kamu düzenine” ilişkin olduğundan, bu davalarda taraflarca getirilme ilkesi tam olarak uygulanmaz; mahkeme tarafların sunduğu delillerle ve iddialarla bağlı değildir, re’sen (kendiliğinden) delil toplayabilir ve araştırma yapabilir.
Davanın seyri ve mahkemenin nihai kararı, büyük ölçüde “Sosyal İnceleme Raporu” (SİR) ekseninde şekillenir. SİR, mahkemenin Adli Destek ve Mağdur Hizmetleri Müdürlüğünden (ADM) görevlendirdiği uzman pedagog, psikolog ve sosyal çalışmacı bilirkişi heyeti tarafından detaylı saha araştırmalarıyla hazırlanır. Raporun yegane amacı, müşterek çocuğun fiziksel, ruhsal, akademik ve sosyal ihtiyaçlarının davacı ebeveyn tarafından ne ölçüde sağlıklı karşılanacağını bilimsel metotlarla saptamaktır.
SİR düzenlenirken uzman heyet şu kritik incelemeleri titizlikle gerçekleştirir :
- Fiziki Koşullar: Sağ kalan ebeveynin yaşadığı evin fiziki koşulları, çocuğa ait ayrı bir odanın olup olmadığı, mahallenin güvenliği.
- Psikolojik Durum ve Geçmiş: Ebeveynin psikolojik stabilitesi, sabıka kaydı, öfke kontrol problemi veya alkol/madde bağımlılığı geçmişi olup olmadığı.
- Çocuğun Rutini: Çocuğun mevcut okul durumu, arkadaş çevresi ve vefat eden ebeveyniyle kurduğu düzenin babanın (veya sağ kalan annenin) yanına geçtiğinde nasıl etkileneceği.
- Yeniden Evlenme Faktörü: Eğer sağ kalan ebeveyn boşanma sonrasında yeniden evlenmişse (TMK 349 kapsamında), yeni eşin (üvey anne/babanın) çocuğa yaklaşımı ve evdeki huzur ortamı uzmanlarca incelenir. Yargıtay içtihatlarına göre anne veya babanın salt yeniden evlenmesi velayetin alınması veya verilmemesi için tek başına bir sebep (karine) değildir; ancak yeni evliliğin çocuğa fiziksel veya duygusal zarar verdiği somut olarak ispatlanırsa bu durum velayet kararını olumsuz etkiler.
Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre, ebeveyn ve çocuk ile detaylı yüz yüze görüşme yapılmadan, sadece masa başında veya eksik inceleme ile hazırlanan (örneğin anne ile görüşülmeden yazılan) bir SİR raporu hükme esas alınamaz. Yargıtay 2. HD (2017/5299 K.) kararı, psikolog, pedagog ve sosyal çalışmacıdan oluşan bir heyetten alınacak kapsamlı rapor olmaksızın, salt şahit beyanlarıyla verilen velayet kararlarını usul ve yasaya aykırı bularak bozmaktadır.
Velayet krizlerinde uluslararası insan hakları hukukunun ve Türk Aile Hukukunun en çok önem atfettiği kriterlerden biri “çocuğun dinlenilme hakkı”dır. Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 12. maddesi ve TMK hükümleri uyarınca, görüşlerini oluşturma yeteneğine sahip her çocuğun kendini doğrudan ilgilendiren hukuki süreçlerde (özellikle kiminle yaşayacağı konusunda) görüşünün mutlaka alınması emredilmektedir.
Yargıtay yerleşik içtihatlarına göre, bir çocuğun etki altında kalmadan kendi görüşlerini asgari olgunlukla ifade edebileceği “idrak çağı”, kural olarak 8 yaş ve üzeri kabul edilmektedir. Çocuğun idrak çağında olduğu bir davada mahkeme hâkimi, mutlaka uzman pedagoglar eşliğinde çocuğu dinlemeli ve velayet hususundaki tercihini sormalıdır.
Elbette çocuğun beyanı hâkimi bağlayıcı, mutlak ve nihai bir karar mercii değildir. Zira çocuk, kendisine daha fazla oyun oynama izni veren, disiplinsiz davranan ebeveynin veya akrabanın yanında kalmak isteyebilir yahut akrabaları tarafından manipüle edilmiş olabilir. Ancak çocuğun, yaşamak istediği kişiye yönelik ısrarlı, mantıklı ve tutarlı beyanları varsa, bu beyan uzman mütalaasıyla birleştiğinde hâkimin kararına yön veren en güçlü, adeta belirleyici delil haline gelir. Eğer çocuk idrak çağında değilse (örneğin 2-3 yaşında bir bebek ise), karar tamamen SİR raporlarına ve ebeveynin çocuğun yaşamsal bakımını üstlenecek somut şefkat ve kapasitesine göre şekillenecektir.
Velayet Talebinin Reddi Halleri (TMK m. 348) ve İştirak Nafakası
Sağ kalan baba (veya anne) velayeti talep ettiğinde geçmişinde çocuğa yeterli ilgiyi göstermemişse (örneğin yıllarca arayıp sormamışsa), hapse girmişse veya ağır bir zihinsel/bedensel hastalığı varsa, hâkim TMK m. 348 gereği ebeveynin velayet görevini ifa edemeyeceğine kanaat getirebilir.
Örneğin, babanın hayat tarzının çocuğun ahlaki gelişimini tehdit ettiği SİR raporuyla sabit görülürse, dava reddedilir. Bu senaryoda velayet talebi reddedildiği için çocuk “velayetsiz” kalmaya devam eder. Bekletici mesele yapan Sulh Hukuk Mahkemesindeki vesayet makamı yeniden devreye girer ve çocuğu korumak adına akrabalardan birini “vasi” olarak atar veya koşulları çok daha ağırsa çocuğun Sosyal Hizmetler bünyesinde devlet koruması altına alınmasına karar verir.
Bu durumda gündeme gelecek bir diğer husus iştirak nafakasıdır. İştirak nafakası, çocuğun bakım, eğitim ve güvenlik masrafları için ödenen bir paradır. Çocuk akrabalarından birine (örneğin teyzeye) vasi olarak bırakılırsa, sağ kalan ve biyolojik bağını devam ettiren (ancak velayeti alamayan) ebeveyn, kendi mali gücü oranında çocuğun bakımı için vasiye düzenli olarak “iştirak nafakası” ödemekle yükümlü kılınabilir. Ebeveyn velayeti alsa bile, vefat eden eski eşten çocuğa kalan mirasın yönetimi konusunda yine sıkı kurallara (örneğin hakime hesap verme yükümlülüğüne) tabi olabilir.
Sistemik Karşılaştırma ve Usul Tabloları
Yasal dayanakların ve içtihatların doğru konumlandırılabilmesi adına aşağıdaki yapılandırılmış tablolar konunun zihinde somutlaşmasını sağlayacaktır.
Tablo 1: Velayet ve Vesayet Kurumları Arasındaki Temel Farklar
KRİTER | VELAYET (TMK m.335 vd.) | VESAYET (TMK m. 396 vd.) |
Hukuki Niteliği | Asıl doğal ve öncelikli yasal temsil kurumudur. | İstisnai, geçici ve ikame niteliğinde yasal temsil kurumudur. |
Kimlere Tevdi Edilebilir? | Sadece çocuğun biyolojik/hukuki anne ve babasına verilebilir (evlat edinme durumu hariç 3. kişilere verilemez). | Kural olarak yakın kan hısımlarına, akrabalara veya mahkemece uygun görülen ergin 3. kişilere atanır. |
Görevli Mahkeme Tespiti | Aile Mahkemesi münhasıran görevlidir. | Sulh Hukuk Mahkemesi Vesayet Makamı sıfatıyla görevlidir. |
Devletin Müdahalesi ve Denetimi | Ebeveyn takdir hakkına sahiptir. Çocuğun menfaatine ağır aykırılık halinde devlet müdahale eder. Doğrudan periyodik hesap verme yükümlülüğü yoktur. | Sıkı, ağır ve sürekli bir devlet denetimi vardır. Defter tutulması zorunludur, malvarlığı raporları verilir ve önemli işlemlerde hakimin (TMK m. 462) izni kesinlikle aranır. |
Boşanmış Eşin Ölümü Halinde Hukuki Sonuç | Boşanmış velayet sahibi eş ölürse hak, sağ kalana otomatik geçmez; dava ikamesi yasal zorunluluktur. | Vasi atanmış akraba ölürse veya görevden alınırsa mahkeme re’sen yeni bir vasi atamak zorundadır, süreç kendiliğinden işler. |
Tablo 2: Sürecin Usul Hukuku Bağlamında İşleyiş Kronolojisi
KANUN MADDESİ / KARAR NUMARASI | DÜZENLEMENİN VEYA İÇTİHADIN ÖZETİ | PRATİK HUKUKİ SONUCU / UYGULAMA ADIMI |
TMK Madde 337/2 | Velayet sahibi ölmüşse veya kendisinden velayet alınmışsa hakim, vasi atar veya velayeti babaya/sağ kalana verir. | Çocuğun otomatik olarak şiddet veya ihmal faili olabilecek diğer ebeveyne geçişi engellenir. Dava açma külfeti getirilir. |
TMK Madde 404 | “Velayet altında bulunmayan her küçük vesayet altına alınır” emredici hükmü. | Velayet sahibinin ölümüyle birlikte velayet davası kesinleşene kadar bir hukuki boşluk ve temsil eksikliği (vasiyet altına alınma zorunluluğu) doğar. |
HMK Madde 165 | Bir davanın çözümlenmesi, başka bir mahkemenin nihai kararına bağlı ise yargılama durdurulur ve bekletici mesele yapılır. | Aynı olgu üzerinde zıt kararların verilmesi, yargıya güvenin sarsılması (usul anomalilerinin) kesin olarak önüne geçilir. |
Çocuğa vesayet/vasi atanması talebi, velayetin tevdii/değiştirilmesi davasını HMK m. 165 kapsamında bekletici sorun yapmalıdır. | Sulh Hukuk Mahkemesi vesayet sürecini durdurup Aile Mahkemesinin nihai kararını bekleme zorunluluğundadır. | |
Yargıtay HGK (2018/1179 ve 2018/1133 K.) | Velayetin tevdii/değiştirilmesi davalarında çocuğa “kural olarak” zorunlu bir temsil kayyımı (TMK m. 426) atanması gerekmez. | Şayet istisnai ve bariz bir çıkar çatışması yoksa usuli süreç aylarca hızlanır, gereksiz ve masraflı kayyım atamasının önüne geçilmiş olur. |
Sonuç ve Değerlendirme
Evlilik birliğinin boşanma kararıyla sarsılmasının ardından müşterek çocuklardan velayetini elinde bulunduran annenin veya babanın beklenmedik bir şekilde vefat etmesiyle, çocuğun hem en derin acılar yaşadığı hem de yasal işlemler açısından korumasız bir birey konumuna düştüğü bu anda, TMK m. 337/2 uyarınca velayetin diğer sağ kalan ebeveyne otomatik (kendiliğinden) geçmemesi, ilk bakışta bir yasal dezavantaj gibi görünse de, çocuğun üstün yararını muhtemel ihmal ve istismarlardan korumaya yöneliktir.
Konuya ilişkin velayet ve vesayet önceliği tartışmasına değinen Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin, 01.07.2025 tarihli ve Bölge Adliye Mahkemeleri Arasındaki Uyuşmazlığın Giderilmesine dair (2025/2183 Esas, 2025/6791 Karar) kararına göre: Hukuk düzeninde asıl olan aile kurumudur, asıl olan ebeveynlik ve velayettir. Vesayet işlemleri devletin araya girdiği istisnai ve ikame (yedek) bir uygulamadır. Bu sebeple Sulh Hukuk Mahkemesi hâkimi, çocuğun devlet vesayeti altındaki statüsünü belirleyip vasi atamadan önce daima ve istisnasız olarak Aile Mahkemesinin velayet hakkındaki kesin hükmünü beklemek (dosyayı bekletici mesele yapmak) zorundadır.
Bu netleşen süreç, sağ kalan ebeveynler için son derece önemli bir usuli güvence ve zaman kazancı sağlamakla birlikte, velayetin sağ kalan biyolojik ebeveyne tevdii mutlak değildir. Açılacak davada, mahkemenin önceliği “çocuğun yüksek ve üstün menfaati” olacaktır. Bu menfaat; Adli Destek ve Mağdur Hizmetleri uzmanlarınca titizlikle hazırlanan Sosyal İnceleme Raporları (SİR), idrak çağına gelmiş (8 yaş ve üzeri) çocuğun uzman pedagoglar eşliğinde alınan şahsi dinlenilme beyanları ve sağ kalan eşin geçmiş yaşam tarzı ile psikolojik profili incelenecektir. Eğer sağ kalan ebeveynin çocuğun pedagojik, psikolojik ve maddi gelişimini destekleyemeyeceğinin, ona karşı evlilik süresince veya boşanma sonrasında sorumluluklarını ağır biçimde ihmal ettiğinin (TMK m. 348 bağlamında) tespit edilmesi halinde, açılan velayet talebinin reddedilerek çocuğun devlet vesayeti altında bir akrabaya vasi olarak teslim edilmesi, hatta ağır vakalarda Sosyal Hizmetler bünyesine alınması muhakkaktır.
